« Eski Home
Yükleniyor Yeni »

Erkekler Melek’te Bir Biz mi Anlayamadık!

Kamil Güler
Kadın şeytani bir türdür

Kamil Güler, kadınlar hakkında söyledikleriyle yeni bir tartışmanın da fitilini ateşledi.
Yakında TRT 2′de ekrana gelecek “Köşe Bucak Türkiye” adlı programın sunuculuğunu üstlenen genç oyuncu Kamil Güler, “Öyle kadınlar gördüm ki, ben onlar kadar tehlikeli bir erkeği hiç görmedim. Kadın daha şeytani, daha uzun vadeli planlar yapabilen ve oynarken sahneye ihtiyaç duymayan bir türdür” diyerek yeni bir tartışmanın da fitilini ateşledi.

- İsminiz niye hâlâ çok ünlü değil?

Öyle isimler var ki, bir yıl önce herkesin bildiği, haftalarca gündem oluşturan, medyada çokça telaffuz edilen isimlerden söz ediyorum. Onları şimdi duysanız, “Aaaa böyle biri vardı hakikaten” dersiniz. Bakın, şimdi örnek vermek için bile hatırlayamıyorum herhangi birinin ismini. Önemli olan, bu işi ne kadar zamandan beri ve nasıl yaptığınızdır. Benim, “Şehnaz Tango” ile 12 yıl önce başlayan oyunculuk hayatım, o gün bugündür aralıksız olarak sürüyor. İşimi severek yapıyorum ve öncelikli derdim ismimin popüler olması değil, eli yüzü düzgün işler yapmak. Diğerinin çok daha kolay olduğunu kanıtlayan az kişi yok bu ülkede. Magazin sayfalarında ya da programlarında yer almanın ne kadar kolay olduğunu bilmeyen kalmadı. Gitmeniz gereken mekânlar, adınızın birlikte anılması gereken isimler belli. Şunu görebilmek lazım. Bu yolu adımlamıyorsam, bilmediğimden değil, seçmediğimden.

- Siz nerelere gidiyorsunuz?

Ben işten eve, evden işe (gülüyor)… Bir kere eğlenmek, adı üstünde eğlendirmeli. Bir yerlere gidip boy göstermeyi sevmiyorum. Mekânların değil, orada görüştüğüm insanların önemi var ki, onlar da dostlarım ve pek değişmezler. Erken yatarım, erken kalkarım, bir yumurtayı sütle çırparım.

- Gece hayatınız yok galiba.

Geceleri ölmüyorum tabi, sadece uyumayı yeğliyorum. Çok nadiren geç yatarım ve sabahı yaşamayı çok severim. Sabah duygusu çok önemlidir ve bunun saati 11 değildir, adı üstünde sabahtır işte. Yedidir, sekizdir. Ayrıca bunun bir nedeni de, işime olan saygımdır. Yoksa ben bilmiyor muyum her gece elimde cin tonik bardağıyla oradan oraya ‘can geyik’lerle uzamayı? Ama oyuncuysanız, bedeninize dikkat edeceksiniz. Sigara, alkol ve gece hayatı sanki bu mesleğin gerekleriymiş gibi bir hale geldi ki, bu bana çok tuhaf geliyor. Bizim işimizin önemli bir kısmını üstleniyor bedenimiz. Bir futbolcu kadar olmasa da, belli bir yaşam disiplini gerektiriyor. Ertesi gün çekim varken sabaha kadar alkole teslim olmak işin etiğine aykırıdır.. Varsın ismimi duyunca birileri “Aaa bu kimdi” diye düşünsün. O ismimi iyi öğrenecek diye Reina’da takılırsam, beni yayında gözlerimin altı çökmüş olarak izler ki, annem buna çok üzülür.

- TRT’de başlayacak olan yeni programından söz eder misin?

Programın adı “Köşe Bucak Türkiye”. Pazar günleri TRT 2′de saat 19.25’te ekrana gelecek. Bence çok eğlenceli bir iş olacak. Yolculuk, farklı yerlere gitmek, yeni insanlarla tanışmak ve sohbet etmek, çok belirgin bir kurguya bağlı kalmadan, bunu özgürce yapmak en sevdiğim şeylerden biri. İnsanlar hem gidebilecekleri tatil yerlerini, otelleri ve turistik alanları öğrenecek hem de eğlenecek. Çünkü bu tür didaktik programlar vardır ki, sıkıcıdır. Bu yüzden bu programın hem amacına ulaşacağını hem de çok sevileceğini düşünüyorum. TV8’de “Zoka”yı en bilinen programlar arasına sokmuştun.

- O işi de çok severek yaptığınız belliydi…

Evet, “Zoka” da çok eğlenceli bir şaka programıydı. Daha sonra o tür bir program yapmayı düşünüyorum. Sürprizleri çoktu…

- İşi dışında Kamil Güler nasıl biri?

Onu benim anlatmam normal olmaz tabi…

- Romantik mi mesela?

Erkekler romantik durmayı sevmez. “Ben romantiğim” demezler mesela. Ve bu hal, romantiklik durumu sürekli bir durum değildir. Anlar ve zamanlar vardır. Ya da bir kişiye bağlı olarak uzunca süreçler de olabilir. Şimdi benim algılandığım yer, böyle bir yer değil. Genç erkek oyuncular hercai, rahat, güvenilmez görülür. Bana baktığınız zaman da motoruna atlayıp gezen, özgürlüğüne düşkün, her şeyi alaya alan, eğlenceli ve güvenilmez bir adam görürsünüz. Çünkü ezberler böyle. Ama gerçek böyle değil. Ben genellikle uzun ilişkileri olmuş, değer vermeyi seven bir adamım. Ama hak eden olduğunda, hak ettiğim sürece. Bu zaten çağın sorunudur, sadece bizim değil. Her insan aslında değerli bir ilişki ister ama güvenemez. Kendini de mizah, alaycılık, umursamazlık zırhıyla korur. Ben de kolay güvenemeyen bir erkeğim. Çünkü öyle kadınlar gördüm ki, ben onlar kadar tehlikeli bir erkeği hiç görmedim. Kadın daha şeytani, daha uzun vadeli planlar yapabilen ve oynarken sahneye ihtiyaç duymayan bir türdür. Cem Yılmaz son şovunda çok güzel eğlenmiştir bu konuyla. “Durumu öyle bir anlatır ki, soru sorduğunuz için kendinizden utanırsınız” diyor ki, en çok güldüğüm bölümlerden biridir. Mizah o zaman anlamlı oluyor çünkü. Kahkahanın ardında bir tokat olduğunda. Ki tokat, o gerçekliktir işte. Yoksa gülmezdik.

SİYASETİ ŞİMDİ EN AZ SİYASETÇİLER YAPIYOR

- Siyasetle ilgileniyor musunuz?

Siyaset, bizden bağımsız, bambaşka bir şey değil ki. “Ya baba bana uymaz, büyükler yapsın” diye bir şey değil bu. Siyaset hayatımızın önemli bir kısmı, tabi bizi ilgilendiriyor. Nasıl yaşadığımız bizi ilgilendirmiyor olabilir mi? Ya büyükler acayip bir şey yaparlarsa? Her şeye eyvallah mı diyeceğiz yani? Yok öyle bir şey. Ayrıca size bir şey söyleyeyim. Siyaseti şu dönemde en az siyasetçiler yapıyor. Onlar dışında herkes daha çok yapıyor siyaseti. Gazeteciler, iş adamları, hatta oyuncular da. Türkiye’nin sadece siyasi değil, ekonomik ve sosyal tablosu da can sıkıcı. Bu durumda iyimser olmak için ya dünyadan bi haber, ya da aptal olmak gerek. Ama umutsuz değilim. Umutsuzluk kadar büyük ihanet olmaz.

- Sinema projeleriniz var mı? “Recep İvedik”in başarısı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kritik bir soru tabi (gülüyor). Şimdi siyaset yapma zamanı geldi işte. Genç oyuncu bir arkadaşımız başarı kazandığında yapacağımız eleştiriler ‘meyve veren ağaç taşlanır’ şeklinde karşılık bulur hep. Ama bu durum, fikrimizi
belirtmemize engel olmamalı. Şimdi bu başarının adını koymak lazım. Ticari başarısını tartışacak halimiz yok. Çok seyirciye ulaşması, genel olarak işin çok sevildiğini kanıtlıyor zaten.

- Ama bu, iyi bir film olduğunu kanıtlıyor mu?

Bence hayır. Bir sinema filmi olarak onu başarılı bulmuyorum. Ama böyle filmlerin de olması lazım tabi. Pek çok insanı güldürmesi iyi bir şey sonuçta. Her iş zaman içinde yerini bulacaktır. - Çok sayıda televizyon dizisi yapılıyor ve bazıları hızla yok oluyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Yeni dizi projeniz var mı? Evet, artık takip edebilmek mümkün değil. Ben dizi tekliflerine bu yüzden pozitif bakamadım ve TRT’de yapacağım programı seçtim. Bu konuda hasbelkader çalışmalar yapıldığını düşünüyorum. ‘Ya tutarsa’ diye 80 tane dizinin yayına sokulması yanlış. Az ve iyi işler yapılmalı. İster dizi, ister sinema filmi olsun, işin özü öyküdür. Yani yazarla başlar. Hiç kimse çalışmadan önce yazar çalışır ve ortaya bir öykü çıkartır. Bu öykü değerliyse üzerine koyduklarınızın bir anlamı vardır. Ben öyküleri ve senaryoları değerlendirebilen çok sayıda yapımcı olduğunu düşünmüyorum. Yoksa bu toprakta, bu coğrafyada öykülerin bitmesi, ekrandaki kadar yavanlaşması ve emitasyonlaşması mümkün müdür? Sonuçta televizyonu tamamen ticari bir mekanizma, bir dükkan gibi görmeyi doğru bulmuyorum. Çok insana ulaşan bir iletişimciliği bu kadar basite indirgememek lazım. Televizyoncunun bir sorumluluğu ve misyonu da olmalıdır. Seviyeyi biraz yükseltmeye çalışmalıdır, sürekli aşağıya düşürmemelidir kendini. Bence yavaş yavaş bu konuda gelişme kaydedilecek, daha iyi işler yapılacaktır. Ben de gerçekten sevdiğim ve inandığım bir proje gelene kadar bu konuda durmayı seçtim. Bazen durarak, daha hızlı ilerlersiniz.

Şener Şen niye bir dizide oynamıyor

- Sizce hak ettiğiniz yerde misiniz?

Şener Şen de değil ki… O donanımda bir adam, sizce yeteri kadar sinema filmi çekiyor mu? Sizce Şener Şen’i doğru ve hakkıyla değerlendirebiliyor muyuz? “İkinci Bahar”dan sonra dizi çekmedi mesela. Niye onun ismini veriyorum? Çünkü bir idoldür kendisi. İyi oyuncu deyince akla gelen ilk kişidir, bunu tartışmak fantezi olur. Ama o bile, bence hak ettiği yerde değil. Elbette her oyuncu gibi ben de daha iyi projelerde yer almak, işimin tadını daha fazla çıkarmak ve keyif almak isterim. Ama çoğunluktan şöyle bir farkım olduğunu da düşünüyorum ki, peşinde olduğum şey, iş tatminidir. Ben işime tutkuyla bağlıyım. Hak ettiğimiz yerde olup olmadığımızı düşünmek, kendimizi sürekli konumlamaya çalışır hale getirir bizi. İnsanlar bu yüzden koordinatlarını kaybeder ve önce nasıl göründüğünü anlamaya çalışıp, sonra da göründüğü gibi davranma çabasına düşer. Gerçek değerimizi biz biçeriz. İnsan olarak ne kadar değerli olduğumuz ne yeteneğimizle, ne de başarımızla belirlenir.

Shakespeare bugün uyansaydı Hamlet’i değiştirirdi

- “Hastasıyız” çok seyirciye ulaştı ve hâlâ oynanıyor. Böyle bir başarıyı bekliyor muydunuz?

Bu işe başlarken öncelikli beklentimiz, ironik ve iyi bir oyun çıkarmaktı. Seyircinin, alkışın, kazancın sonradan geleceğini biliyorduk zaten. Bu ülkede insanları tiyatrodan soğutmak için özel birimler oluşturulmuştu sanki. ‘Eski’ oyunlar çok fazla eskitildi, tiyatro seyircisi itina ile bıktırıldı. İnsanımız bize ait şeyler görmek istiyor artık sahnede, Fransız, İngiliz oyunlarından ve 80 yıllık yerli oyunlardan sıkıldılar doğal olarak. Shakespeare bugün uyanıp “Hamlet”e tekrar göz atsa birkaç replik değiştirebilir bence. Neden olmasın? İnsan elinden çıkan işler bunlar, ayet değiller. Bakın biz barlarda oynuyoruz oyunumuzu. İsteyen içkisini yudumluyor, isteyen kuru yemiş yiyor ama oyunu engelleyen bir durum yok ortada. Bunun, tiyatroya saygısızlık olduğunu da düşünmüyoruz. Eğlence sektörü olarak hizmet veriyoruz ve seyircinin rahat etmesi hoşumuza gidiyor. Bir gerilim sahneleseydik bunu yapamazdık elbette ama “Hastasıyız” çok eğlenceli, komik bir oyun. Şu sıralar Balans’ta oynuyoruz. Uzun süredir sahneleniyor. Yeni oyun yok mu? Var. Çok değişik bir oyun daha geliyor. Adı “Denizaltı”. Deniz altında geçiyor doğal olarak (gülüyor). Uzun süre yazarlarımız Fethi Kantarcı ve Saygın Delibaş senaryo üzerinde çalıştılar, şimdi provalar da çok şahane gidiyor. Ekim ayından itibaren sezona yeni oyunla Balans’ta başlayacağız.

Hürriyet

Bu arkadaşı göstermiş olduğu medeni cesaretten ötürü kutluyorum.



Yazamam ki…

Uzun zamandır yazıyorum. Ne yalan söyleyeyim önceleri gevezelik olsun diye yazıyordum ama zamanla bundan aslında çok da zevk aldığımı ve yazdığım zamanlarda daha pozitif bir insan olduğumu farkettim. Kâğıdım ve kalemim en zor zamanlarımda imdadıma yetişen tek dostum oldu çoğu zaman. Özlemlerimi, biçimlerimi, gülüşlerimi ve gözyaşlarımı bıraktım kâğıdıma. O da alladı pulladı sakladı kendini içimin ve evimin en güzel köşesinde. Hiç bozulmadan, hainlik yapmadan… Her kalemle yazamadım, özellikleri var benim kalemimin. Sakın gülmeyin benim için kalem ta içimin sesi gibi. Parmaklarımla tuttuğumda birbirimizi hissetmemiz gerek ki damlayan her mürekkep yüreğimin sesi, hissi olsun. Ben bunlarla uğraşır ve yazma adına her konuda araştırmalar yaparken, bir de baktım ki artık gerçekten yazabiliyorum…(akası yarın gibi köşe yazılarından bahsediyorum).
Bazen en kalabalıkta, bazen öğlen molasında, bazen de gecenin bir yarısında. Hiç her zaman yazamadım…
Bu yazılar arasında boğuşurken bir arkadaşım bunları değerlendirmem gerektiğini söyledi. Güldüm ama aklıma düştü bir kere… Sonrası bana bu konuda yardım edebilecek birkaç insan da arkadaşımın düşüncesine katılıp fikirler verdiler ama ben onların yardımını kabul etmedim(belki korktum).Başaracaksam kendim yapmalıydım. Arkamda birileri olduğu için değil, ben olduğum için olmalı diye düşündüm. Antikunti bu anlamda benim hiçbir zaman unutamayacağım, yazılarımın iyi bir yerde olduğundan emin duygusunu verdiği tek yer oldu. Yazarken yol kat ettiğim bir yer burası. Bu beni belki biraz cesaretlendirdi ve özgeçmiş niteliğinde bir yazı hazırladım ve birkaç yere başvuru yaptım. Cevap gelmedi… Yazdım, yazdım, yazdım… Sonra küstüm yazmaya, belki de kendime… Aylarca yazmadım bunun üstüne.
Şimdi bir dergi ve gazete kendi bünyelerinde yazmamı istiyor. Dergi internette yazmamı, gazete ise yıllarca uğraşıp terbiye ettiğim kelimelerimin üslubunu biraz da olsa düzeltmemi istiyor. Önceleri düşündüm. Onların daha önce cevap bile vermediği ben, bugün onlara “HAYIR” dedim ve ekledim.
—Yazılarımı nerde yazacağıma ben karar veririm…
—Yayımlamak istediğim yerde de yayımlarım…
—Ben sizin kurumsal politikanız gereği satır aralarını yazılarım en ortasından çıkaramam.
—Ben yazacaksan, sen de benim yazımı istiyorsan benim üslubuma uyacaksın. Ha uymuyorsan oturup sen yazacaksın yada insanların özünü değiştirmeye çalışmayacaksın.

Nerde yazdığım değil sorun, ne istediğimi biliyor olmam da. Bulunduğum konumdan çok memnun biri olarak; beni okuyan ve yazılarıma değer veren herkese teşekkür ederim.

Not:Dostuma; beni yazma konusunda hayata döndürdüğün, gazetedeki kendi köşesinde yazılarıma ve fikirlerime yer verdiğin için… En önemlisi dostum olduğun için sana binlerce teşekkürler. Hep var ol e mi!

Arzu Candevir Çakır



Aranıyor!

>???????? ????? ????????ıyor!
—İnsana ders verecek, vücut diliyle bile hem ağlatıp, hem güldürecek bir tiyatro sanatçısı aranıyor!
—Sesinin sizi mest ettiği, şarkıya ruhunu vererek okuyan ve sizi olduğunuz yerden alıp götüren ses sanatçısı aranıyor!
—Şiirlerini okurken sanki sizi yüreğimizden dökülürcesine yazılmış satırları yazan şair aranıyor!
–Romanlarını okurken kendinizi roman içerisindeki bir kahramanmış zannettirecek yazar aranıyor!
—İnsanların en az üç beş şey öğreneceği programları eğlendirerek yapacak bir yapımcı aranıyor!

Elbet yok değiller ama o kadar azınlıklar ki… Gerçek değerler asaletleri ile yerlerinde otururken, üç beş medya maymunun gözler önünde olması çok acı.Ne yapmalı bu durum için bilmiyorum ama ben cidden kendim ve kendimden sonra ki nesiller için çok üzgünüm.Bunlar yüzünden gelecek nesillerimiz sanat’ı soyunmak, iki kıvırmak, kavga etmekmiş gibi algılayacak.
Laf aramızda geçenlerde bir şarkının nakaratını söyledim diye oğlum bana klip yapmayı düşünüyor.:)
Sanırım yapımcıların çoğu da benim oğlum gibi düşünüyor. Nakaratı bilsin yeter…(!)

Arzu Candevir Çakır



Doğa renkli çiçeklerini takarken boynuna…

Hemen hemen herkes bilir, bahar ayları gelince insan silkelenmiş gibi olur. İçiniz kıpırdanmaya başlar, sabah uyanırken güneşi fark etmek daha hızlı hareket etmenizi sağlar, geç kararan havalar size daha dolu dolu yaşıyormuşsunuz hissi verir. Bundan sebeptir ki “geldi bahar ayları gevşer gönül yayları” sözü boşuna söylenmemiştir.

Doğa yenilenip paltalorını atıp renkli çiçeklerini takarken boynuna hayat daha güzel gözüküyor gözümüze elbette. Ancak tüm bunlara rağmen adı bir türlü konamayan bir bahar yorgunluğu da gelip çöküyor omuzlarımıza… Kiminle konuşsam herkes çok yorgun. İşinden, sevgilisinden, çocuklarından, aşklarından, İstanbul’un koşturmacasından bitmeyen ödemelerden… Nasılsın sorusuna iyi demeyi alışkanlık edinmiş olsa da dudaklarımız, hemen arkasından “çok yorgunum bu ara” cümlesi takip ediyor onu. Bahar yorgunluğu diye bir şey var malum bu hayatta, eğer siz de o yorgunlardansanız hayatınıza bu ara biraz dikkat edin. Bakın doktorlar diyor; bol meyve tüketilecek, bol su içilecek, sigara, alkol ve kafeinden uzak durmaya dikkat edilecek… Gerekirse vitamin alınacak.

Her ne kadar bahar aylarının sonuna yaklaşmış olsak da bu yorgunluklara dikkat etmek lazım. Biraz silkelenmek, canlanmak lazım.

Bir de…

Baharın tadını çıkartmak lazım…




Kapat
E-posta ile paylaş